5 Haziran 2013 Çarşamba

Sayfa Bir ve "Çinggis"

Moğolların Gizli Tarihi (MGT)'nin ilk sayfası:
"Çinggis xahan'ın ceddi, yüksek Tanrının takdiriyle yaratılmış bir boz kurt idi, eşi beyaz bir dişi geyik idi. Onlar denizi geçerek geldiler. Onan nehrinin menbaı ile Burhan - xaldun (dağı) civarına yerleştiklerinde, Bataçihan adlı bir oğulları oldu."

"Çinggis" Ahmet Temir'in dipnotu:
Çinggis sözü henüz açıklanamamıştır. Vladimirtsov bu sözün, "şaman rahipleri arasında kullanılan ışık tanrısı adı olması muhtemeldir" diyor. Fakat bunun Çince'den gelmiş olması daha kuvvetli bir ihtimal dahilindedir. O zaman Çin'Le irtibat henüz kuvvetli olmamakla beraber, Çin dili bozkırlara nüfuz etmiş bulunuyordu. Eski Moğolca metinlerde bile ong (wang) "prens", taize "veliaht" gibi Çince'den  gelen bazı unvanlara veya başka sözlere rastlıyoruz. Meselâ, hükümdar kendisi de muhafızlarına hitap ederken çing setkilten "sadık düşünceliler" tabirini kullanıyor ki, buradaki çing Çince ch'eng "sadık, doğru" sözü ile aynı olabilir. Bu suretle Çinggis lakabı da Çince cheng "düz, doğru" sözünden - sonuna determinativ -s ekinin getirilmesi suretiyle - önce cinggis şeklinde teşekkül etmiş olabilir. Hakikaten bu Çince söz, murabba yazılarla yazılmış olan eski Moğolca metinlerde cing şeklinde de ifade olunmaktadır. Bu suretle cinggis veya çinggis "en doğru hükümdar" tabirinin, daha resmi bir unvan olmak üzere, sık sık rastlanan tus xan "meşru hükümdar" unvanı yerine kabul edildiği düşünülebilir. Metinde umumiyetle Çinggis - Xahan şeklinde rastlanan bu tabir için tercümede hep xan şekli kullanılmıştır.

[Moğolca'dan Türkçe'ye geçen sözlerde -s > -z olduğundan, bu sözün sonu Türkçe'de -z şeklinde girmiş ve muhtelif Türk lehçelerinde Çinggiz, Çınggız, Çinggiz, Çengiz veya Cengiz şekillerinde kullanılmaktadır. P. Pelliot, Ramstedt ve Kotwicz bunu, Türkçe ve Moğolca'da müşterek olarak kullanılan tengiz, tinggiz, dinggiz, deniz, tenggis yardımı ile açıklamışlardır. (...)

Moğol rivayetlerine göre Temucin doğarken, bir kuş gelip cinggis, cinggis sözlerine benzer sesler çıkararak ötmüş, işte bundan dolayı Temucin'e Çinggis unvanı verilmiştir. Buna ve Çinggis unvanının Tibetçe şekli olan Cinggir sözüne dayanarak Kozin, Kalmık destanı kahramanının adı olan Cangar sözünü de menşe bakımından Çinggis ile birleştirmektedir.]

*tenggis; Türkçe deniz, dingiz (Kazan.). Bu söz Moğolca'da "iç deniz, göl, Baykal gölü"  anlamlarında da kullanılmaktadır.

Ve;
Tanrı: MGT "Tenggeri". Haenisch ve Kozin bunu "sema" diye tercüme ediyorlar. Bu söz Türkçe tanrı ile aynı olup, "Allah" manasında da kullanıldığı için, yukarıdaki gibi naklettik. Bak: Moğ. tengri; Uygur. tengri; Yakut. tangara. Ramstedt bunu < Sinokor. t'ien-ri şeklinde izah etmektedir.
Boz Kurt: MGT "Borte Çino". Haenisch bu tabiri harfiyen tercüme ettiği halde, Kozin özel bir ad telakki ediyor ve Borte-Çino şeklinde yazarak tercüme etmeden geçiyor.
Dişi Geyik: MGT "Xo'ai Maral" tabirini de Haenisch'e göre tercüme ettik. Kozin bunu da şahıs adı olarak alıyor ve tercüme etmeden Goa-maral şeklinde naklediyor. 

Not. Moğolca sözcüklerde ' işareti gayın (g) manasında.

Moğolistan'da Cengiz grafitisi

25 Mayıs 2013 Cumartesi

Aklıma Gelenler 2: Türk Müslümanlardaki "Şâmânlık" Kompleksi

Möngke Tengri-yin Küçü-dür (Eğer böyle bir şey mümkünse)

Kişioğlunda bi huy var ki, güçlenmek istiyorsa illâ ki bir düşman buluyor; yoksa yaratıyor, varsa, baştan var ediyor. Ona bok attıkça daha da şahlanıyor. Osmanlı'da da bol bol vardı; 20. yüzyılda da sayısız gördük tüm bu gelenekden gelen 21. yüzyıl "İslam-Türk"çülerinde de (Türk-İslamcılarda da görüyoruz; ama onlar genelde pek bilmiyor yahut ilgilenmiyor, bunlar "İslam-Türk" şeysileri).

Yavuz Bahadıroğlu'nun bi' romanında, sanırım Malazgirt savaşındaki (yahut o civarlardaki bi savaşda)Tengrici Peçeneklerle Selçukluların arasında geçen bir diyalog vardı. Müslüman Türk ordusu, karşısındaki düşman Gayrımüslim Türk güçlerine onların pis şamanlarının kirli sözlerine ve oyunlarına gelmeyeceklerinden falan dem vuruyordu. Tarihte Müslüman olmuş Türklerin diğer boylara "kâfir" diyerek düşman görmesi vardır elbet de, benim zannımca yukarıdaki görüş o tarihdeki komutandan ziyade Yavuz Bahadıroğlu'nun görüşü. Bu bir konu. Asıl denk düşdüğüm "düşman yaratım" meselesi şu:

Bi' şey uydurmuşlar. Neymiş, şeymiş: Eski Türklerin inancı aslında Tengricilikmiş (tamam), şamanlık değilmiş (efendim?, "değillik" derken ne anlamda değilmiş?); çün' şamanlık çok tanrı bi dinmiş (neymiş?). Türkler hep tek tanrıya tapmış. Aradaki kopuşlar olmuş işte şâmânlık gibi pektanrılı dinler ile. Türkler şâmân değilmiş, çün "Dünyaya hükmeden bir millet şâmâncı olamaz"mış.

Evvelâ; sözümü tıñlasınlar deye bi sarık takacağım ve şunun "şaaaamaaan" değil de "şaman" diye okunacağı bir anlatacağım.
Şamanlık (Şamanizm), çoktanrılıymış, Tengricilik tektanrılıymış. Efendim, gayet apayrı birşeymiş gibi aparıp apayırıyorlar. Tengri inancı, hem çoktanrılıdır, hem de tektanrılıdır. Bir Tengri vardır, ve güçler vardır. Bu güçler İslam'daki melekler gibidir yahut evliyaullah gibidir. Kimi zaman iradeleri İslam'ın meleklerinden daha genişdir, bazen değildir. İslam'da da Ademin yaratılmasından önce meleklerin itirazı, yahut sorusu var. Bu da yüzde yüz itaatin dışına çıkan bir durumdur, değil midir? Benim anladığım şamanlık / kamlık ise bir inanç sisteminden ziyade bir doğayla, doğa güçleriyle (sahipleriyle / iyeleriyle) kontak, muhabbet halidir, yol bilme halidir, ve şifa verme halidir, bir pratiktir. Tengri, olandır; kamlık olan ile bir muhabbet halidir. Bir sufi şeyhi yahut dervişi gibi toplumdan bir anlamda uzakdır, ona uyum sağlayamaz; ve bir muhabbeti vardır. Hem de karnını doyuracağı en birincil becerisi şâfiliği, şifacılığıdır.

Konu budur; muzdarip olduğum konuyu en başta dedim. "Şamanlık çok tanrılıdır, biz müslümanız şamanlığı sevmeyiz; tengri tekmiş, negzel müslüman gibi". Böyle saçma sapan bir ayrıma giden zevat, muhtemelen şaman'ın bir kişiye verilen bir sıfat olduğundan da bihaberler. Ayrıma gitmelerinin nedenlerini buldum mu bilmem de düşündüm. Düşünmedim değil:

Geçmişlerine bok atmak istiyorlar. "İslam" olmayan kişiler olan Türk atalarına bok atmak istiyorlar. Çün çoğusunun içden içe "diğer" olan "aşağı" gayrı-müslimlere bok atma istenci var. Alenen belki hiç yok, ama içden içe bi yerden patlayıveriyorlar bazen. "Eski Türkler müslüman değildi, ordan bi bok atmak lazım" içsesinin çaresizliği.
Kimse Türk ya da Arap olmak zorunda değil diye farz bellediğimiz klişelerimizi damga yememek adına buraya yerleştirdikden sonra; bazısı aslen gayrı Türk olduğundan, zaten bir yerden Türk'e bok atmak isteği duyan da vardır. Bazısı da kendini her daim üstün gören ve her daim şereflenecek bir özelliğini arayan, kendini islamla şereflenmiş sayan Türkler olduğundan; şereflendiğinin öncesinde bir şerefsizlik arar ve yine Türk'e bok atar. Osmanlı islam olduğundan mı yoksa göt olduğundan mı Türk'e Yörük'e zulmederdi, düşününüz.

Aynı zamanda, kendinden olan ataya da bok atmak istemiyorlar. Çün yine bir "şereflenme" isteği, hep bir yukarıda olma refleksi. "Olamaz" refleksi. "Benim atalarım çok tanrılı olamaz!". Olsa ne olur? Çün' kafalarında hep bir asabiyet, yani "kan bağı". Derler ki İslam Araplar arasında kan bağını reddedip buna karşı olmuş ve bunu yıkmıştır. Selman-ı Farisi için de "O benim ehl-i beytimdendir" hadisi de bu kan bağının reddine de delaletdir, derler. Fekat hal böyleyken "anne tarafından Mevlana Celaleddin-i Rumi, babanne tarafında Babaziz'e dayanır soyumuz" diyen kişioğulları kol geziyor. Ne ikircikdir? Bunun gibidir, camiada ikilik vardır. Çoğu zaman tevazuları, kendi yalanları ve aslında kibirlikleri de olur, fakat bunlar örnek olarak kalsın, ilerde belki başlık olur.

Fekat işbu ikircik hali hazırda konumuzdur. Hem Türk'e bok atıp kendi şuanki varlığını kuvvetlendiren zevat, aynı zamanda yine aslında aslının asla kötü olamayacağı kibirine düşüp, içden içeee içden içeee, olmayacak şekilde eski güzel inanc hakkında saçmasapanlık türetmişler; "Ya işte aslında kafirler : @! Ya işte ama aslında müslümanlar ;)" kafasına girip, kendi komplekslerini ve feysbuklarını döşeyip, bazısı hatta karıya kıza karizmatik görünme derdindeler.

Dergaha gider; zikr, def, post, selam, vahdet, eşyaya saygı nerden gelmiş bilmez, görür de anlamaz. Niye mi? Öküzdür çünkü.

14 Mayıs 2013 Salı

Cengiz'in Dedesi

Cengiz Törekuloviç (Törekul-oğlu) Aytmatov (Aytmat-oğlu)

"...O dönemde küçük Cengiz beş yaşlarındadır. Bu arada bize kendi atalarını tanıtır. Babası Törekul, dedesi Aytmat, yani Bayrammehmet'tir. Büyük dedesi olan Koncucok'un adı "ayakkabısının koncu yok" anlamındadır. Türkiye'de ayakkabının koncu olmaz, ama çorabın olur. Bu söylemde ise, dedesi çizme değil de çarık giydiği için, "Koncucok" diye bilinirmiş. Kültürde görülen kendini kabul etme halini bu takdimde görmek mümkündür. Biz atalarımızı yüceltmeye çalışırız, "yalın ayak başı kabak yürüyenler" bizim atalarımız olmaz, onlar hep başkalarıdır. Biz ya kendimize toz konduramayız ya da çok acı eleştiririz ama kendini kabul etme haline yabancıyız."

İsenbike Togan, NTV Tarih (Mayıs)

3 Mayıs 2013 Cuma

Cengiz Han'ın Şeceresi

Çinggis Ḫan'ın Öncelleri
Bozkurt ile beyaz dişi geyikten doğan Bataçihan / Tamaça / Horiçar-mergan / A'ucan-boro'ul / Sali-ḫaça'u / Yeke-nidun / Semsoçi / Ḫarçu / Borcigidai-mergan / Toroḫolcin-baiyan / Dobun-mergan / Onun eşi Alan-ḫo'a'dan tabiatüstü bir hadise neticesinde doğan Bodonçar / Ḫabiçi / Menen-tudun / Ḫaçi-küluk / Ḫaidu / Baişingḫor-dohşin / Tumbinai-seçen / Ḫabul-ḫan / Bartan-ba'atur / Yesugai-ba'atur / Temucin (Çinggis-ḫan).

Çinggis Ḫan'ın Ardılları 
a) Coçi (ölümü 1227) > Batu (ölümü 1256 / Kipçaḫ hükümdarı)
b) Ça'adai (ölümü 1241) > Buri
c) Ogodai (ölümü 1241) > Guyuk (ölümü 1248)
d) Tolui (ölümü 1231) > Mungge (ölümü 1259)


Moğolların Gizli Tarihi, Çeviren: Ahmet Temir, Türk Tarih Kurumu

10 Nisan 2013 Çarşamba

Bişiyler 1

Otoyomegatari Manga [Türkî Manga!]
http://www.mangareader.net/1113-40874-1/otoyomegatari/chapter-1.html

Batı Moğolistan Kazakları [Fotoğraf]
http://bonniefolkins-photography.net/kazakh/index.html

Macar Modası
http://www.ekoni.hu/

Jean Giraud [Moebius]
http://butdoesitfloat.com/filter/moebius

Ayyam Gallery [Arab & Iranian Artists]
http://www.ayyamgallery.com/

Buhara Carpets
http://www.bukhara-carpets.com/

Ressam Hasan Kıran
http://www.hasankiran.com/

Bertolt Brecht
http://brechtbertolt.blogspot.com/

Hasan Kıran'dan Şaman

9 Nisan 2013 Salı

Hâce Muînuddîn Çiştî'nin Tasavvuf Felsefesi

İrtihâlinden bir ay önce dostlarına dağıttığı son risalesinde Hz. Hâce Muînuddîn Çiştî (r.a), tasavvuf felsefesini şu şekilde özetlemiştir:
"Her şeyi sevin ve hiçbir şeyden nefret etmeyin.
Barış hakkında sadece konuşmuş olmak, size hiçbir fayda sağlamaz.
Allah ve din hakkında sadece konuşmuş olmak sizi ilerletmez.
Varoluşunun bütün gizli güçlerini ortaya koy ve ölümsüz kişiliğinin dopdolu ihtişâmını gözler önüne ser.
Huzur ve neş'e yüklen
Ve her nerede isen veya her nereye gidersen onları dağıt.
Hakikat'ın parlayan bir ateşi ol
Aşkın da güzel bir çiçeği.
Ve huzurun hakîkî bir merhemi ol. Rûhunun nûru ile cehâlet karanlığını dağıt; uyumsuzluk ve çatışma bulutlarını uzaklaştır ve insanlar arasında barış, hüsn-ü niyet ve uyumu yay.
Allah'tan başka hiç kimseden yardım, sadaka veya lütuf isteme.
Kralların malikânelerine asla gitme; fakat şayet sana gelirlerse ihtiyaç sahiplerine, fakirlere, dullara ve öksüz/yetimlere merhamet ve yardımını esirgeme. İşte senin vazifen; insanlara yardım etmek...
Vazifeni bilerek ve hiçbir karşılık beklemeksizin yerine getir ki;  senin Pîr u Mürşid'in olarak ben, Kıyâmet Gününde Allah-ü Teâlâ'nın silsiledeki aziz öncülerimizin önünde mahcûb olmayayım."

Sûfî Tıbbı, Muînüddîn Çiştî, İnsan Yayınları 


6 Nisan 2013 Cumartesi

Türk Kimdir? (NTV Tarih'den Notlar)

  • Gerek daha batıda gerekse daha eski tarihlerde yaşamış topluluk veya kavimleri (Hunlar, Sakalar, Masagitler) "Türk" sayan tarihçiler olduğu gibi, bunları, bunları "ön Türk" olarak adlandıranlar veya Türk saymayanlar da bulunmaktadır.
  • Köktürk yazıtlarda geçen "Türk" kavramının etnik değil siyasi bir kimlik olarak ortaya çıktığı, zengin ve debi bir dil geliştirildiği, "atalar kültü" dediğimiz eski gelenekleri de koruyan bir devamlılığın sürdürüldüğü görülür. Taşlara işlenen bu mesajlar, Türk kimliği üzerine ilk somut ipuçlarıdır.
  • Kadim Türkler çoğunlukla, boylardan meydana gelen çok merkezli siyasi yapılar içinde yaşıyor, geçinmek için büyük oranda kırsal alanda göçebeliğe, pazarlarda elden çıkarmak zorunda oldukları artık ürünlere ihtiyaç duyuyorlardı. Bu ticari süreç bazı toplum üyelerinin yerleşik hayata geçmelerini sağladı. Bugün olduğu gibi geçmişte de Uygurlar ve Kazan Tatarları tüccar ve öğretmen olarak isim edinen Türklerdi.
  • Türkler, yeni siyasi düzenler, yeni isimler edindiler. Eski boy ve aşiret isimleri, yeni kurulan siyasi gruplaşmaların daha küçük parçaları haline geldi. Kazaklarda ve Özbeklerde Antik ve Orta Çağ'a ait boy isimlerine rastlamamızın sebebi budur. Ancak göçlere ve fetihlere katılmamış Türk halkları da vardır. Rusya Federal Cumhuriyeti'ndeki Başkurdistan Başkurtları bunlardandır. Onlar ve Kırgızlar, aynı zamanda bin yıldan uzun süre boyunca isimlerini koruyan ender halklardandır.
  • İsveçli Türkolog Lars Johanson, "Turcia" terimini Türkçe konuşan halklar tarafından yurt edinilmiş tüm bölgeleri birleştirmek amacıyla kullanmaktadır. Johanson, Turcia'nın bir devlet, ülke veya daha da büyük bir kara kütlesi olmadığını söyler. Kelimeyi Bosna'dan Çin Seddi'ne ve Orta iran'dan Kuzey Denizi'ne kadar uzanan bir dil bölgesi olarak tanımlar.
  • Çin kaynaklarına göre ilk Türkler MÖ 200 ile MS 200 arasında bozkırlarda hüküm süren Xiongnu (Hun) soyundan gelmekteydi. Bu yüzden De Guignes ve başka Fransız tarihçiler, 18. yüzyılda Türklerin, Tatarların ve Moğolların tarihini bu başlangıca dayandırmışlardı.
  • (11. yüzyıldaki yeni) Devletin kurulmasından önce Oğuzlar, bugün Özbekistan ve Kazakistan'da Seyhun'un kuzey yakasında yaşıyorlardı.
  • Kaynaklardaki birer cümlelik notlardan, örneğin "Alp Arslan'ın saltanatı dokuz yıl dokuz gün oldu. Çünki padişahlığa oturdu, Peygamber Hicreti'nin dörtyüz elli yedisinde Irak'a gelüp andan Şam'a gitdi. Tâ Malazcird'e degin feth-i azîm edüp yine geldi" (Kitâb-ı Tevarih-i Muhtasar, H. 979, s. 84/b) gibi açıklamalardan, "Türkler Malazgirt zaferinden sonra Anadolu'yu yurt edindiler" yargısı çıkartılabilir mi?
  • Anadolu Selçuklu sultanlarının İran ve Arap dil ve kültürlerine yakınlıklarına, adlarını, Şehnâme'deki efsanevi Pers-Sasani şahlarından almalarına, fermanlarının Farsça yazılmasına, divanlarında Farsça konuşulmasına karşılık, Anadolu toplulukları arasında çoğunluğu oluşturan Oğuz boylarının Türkçe lehçeleri, bölge bölge yaygın ve ortak dil olmuştur.
  • Türklerin Osmanlı bayrağı altında, Anadolu'yu sonra Rumeli'ni, Doğu Avrupa'yı, Arap dünyasını, kuzey Afrika'yı fethettikleri ne kadar doğru ise fethedilen toprakların sınırlarda tutulması için Tımar askeri Türklerin cephelere sevki, Kapıkulu giderleri için vergi yükünün ekip biçen Türk rençberine yüklenmesi, bu yüzden ayaklananların da kırımdan geçirilmesi tarihimizin gerçekleridir.
  • 1. Dünya Savaşı yıllarında Osmanlılık hala baskın bir kimlik olmasına rağmen, özellikle Mehmet Fuat'ın (Köprülü) "Osmanlı Devleti'ni kuran sünni Türklerdir" diye özetlenebilecek yaklaşımı, çok sonraları "Türk İslam sentezi" şeklinde adlandırılacak olan yeni bir kimliğin habercisi oldu.
  • 1928'de Yusuf Akçura'nın Türk Yılı adı altında her yıl yayınlanacak ve tüm Türk dünyasındaki gelişmeleri aktaracak bir almanak önerisi, Mustafa Kemal tarafından olumlu karşılanmadı.
  • Türk sağının Türk kimliği tanımında mutlaka sünnilik bulunagelmiştir. Bu da tarih sürecinde ilginç bir durum çıkarmış: sünni Osmanlı bugün "Türk", Osmanlıların "Türk" dedikleri ise Alevi, Caferi olmuştur.
Göçebe bir Türk ailesinin resmedildiği 14. yüzyıl tarihli eser, Mehmed Siyah Kalem'e atfedilir.
  • 9. yüzyıla kadar Türkler hakkında bugün elimizde olan önemli bilgilerin bir kısmı Çin kaynaklarından sağlansa da, bu eserlerin de sorunlu yönleri bulunuyor. Kimi mekan ve kişi adlarında karışıklıklar, bazı tarihlemelerdeki yanlışlıklar bunlardandır. Ayrıca bazen bizde Çin kaynaklarının olaylar karşısında tarafsızlığını yitirdiği izlenimi uyansa da, onların bu kayıtları kendi siyasetlerine yön vermek için tutmuş olduklarını gözardı etmemek gerekir.
  • "Türklere gelince, onlar Yafes'in neslinden gelirler ve birçok kollara ayrılırlar. Bir kısmı şehirlerde ve kalelerde, bir kısmı dağlarda ve kırlarda çadırlar içinde otururlar. Kır ve çöl hayatı yaşayanlar sadece avcılıkla uğraşırlar. Avlanamayan, hayvanın damarını kesip kanını içer, etini kebab yapıp yer. Türkler akbaba, karga vesaire yırtıcı hayvanların etlerini yerler. Kendilerine has dinleri yoktur. Kimi Mecusi, kimi Yahudidir... En büyük hükümdarlarına hakan denir. Onun tacı, tahtı ve kemeri altındadır. Türkler ipek elbiseler giyerler. Rivayete göre onların hakanı halka pek görünmezmiş, göründüğü takdirde onun önünde kimse duramazmış. Türkler sihir, şiddet ve intikam sahibidirler..." (Mesudi, Acaibü'd-Dünya)
  • Antonie de Saint-Exupéry'nin kült eseri Küçük Prens'te (1943), Türk imajının Osmanlı Devleti'nden Cumhuriyet Türkiyesi'ne geçişte yaşadığı değişiklik gözlenir. Kitapta Küçük Prens'in yaşadığı B 612 göktaşının 1909'da bir Türk astronom tarafından keşfedildiği, bilimcinin bu buluşunu uluslararası kongrede dile getirdiği, ancak kılık kıyafeti nedeniyle ciddiye alınmadığı anlatılır ("Büyükler böyledir"). Sonrasında bir Türk diktatör, ülkesinde Avrupaî tarzda giyinilmesini şart koşar, buna uymamanın cezası ölümdür. Bilimci 1920'de tekrar, ama bu defa yeni kıyafetlerle sunumunu yapar ve artık herkes ona inanır.
  • (Orta Asya'dan Anadolu'ya) Gelenler yerleşirken yalnız evlerini döşemekle kalmadılar; coğrafyayı da anayurttan aşina oldukları Göksular, Karadağlar gibi isimlerle döşediler. Karadağlar gibi isimlerle döşediler. Karadağlar olduğu gibi Karasular da vardır. Buradaki "Kara" sözcüğü Orta Asya'da eskiden beri hem su için "berrak", hem de dağ için "karanlık" anlamında kullanılıyordu. Buradaki karanlık da güneş almayan yani kuzey tarafı ifade eder. Orta Anadolu'da dağın karanlık tarafına ise ayrıca "dağın kuzu" denilir ki, bildiğimiz kuzey sözcüğü oradan gelir... Bilindiği gibi güney sözcüğü de güneş anlamındaki "gün" sözcüğünden gelir. [İsenbike Togan]
  • Nasreddin Hoca da böyle batıdan doğuya doğru yolculuk yapmış, ta Çin'in içlerinde efendi sözcüğünden bozma "Apandi" adıyla tanınmıştır... [İsenbike Togan]
  • Türk dil malzemesine ve Türklerin tarihine genel olarak bakınca görülen bir özellik de dildeki esnekliktir. Birbirine bitişik eklerden meydana gelen bu dilde anlam, kelimelerin, sözlerin bütünlüğünden değil, hangi eklerin yani parçaların nasıl sıralandıklarıyla değişmektedir. Onun için de düşünce şeklinde birimlerin değişmezliği ve bütünlüğü ilkesi yerine, birimlerin değişirliği, yani her sözün bir kök ve eklerden oluşması, eklerle oynadıkça anlamın değişmesidir. Kısacası değişim ve esneklik, dilin morfolojisindeki en belirgin özelliklerdir.
  • 11. - 13. Selçuklu yüzyıllarında Türk çoğunluğu ve diğer topluluklar yad ve yaban sayılıp horlanmış, Mevlâna ve daha onlarca düşünür şair ve yazar da yapıtlarını Farsça ve Arapça yazarken, yeri düştükçe Türkleri, Moğolları, Kürtleri aşağılamış alaya almışlardı. Osmanlı Beyliği'nin kurulduğu yıllarda Anadolu Türkçesiyle edebi eserlerin de birer ikişer boy vermesi belki bir raslantı; fakat daha inandırıcı olarak Orta ve Batı Anadolu'da kurulan Türkmen beyliklerinin varlığına, Türkleri ve Türkçeyi sevmeyen Farsça yazan Selçuklu aydınlarının sahneden çekilmelerine bağlanabilir. Anadolu Türkçesiyle yazan Türk aydınlarının öncüsü Gülşehrî, yapıtı da 1317 tarihli -adı ve ara başlıkları Farsça- bütün dizeleri Türkçe Mantıkü't-Tayr (Kuş Dili)'dir. Âşık Paşa'nın 1330'da yazdığı Garib-nâme, Yunus Emre'nin Divan'ı da çağdaş yapıtlardır. Osmanlıların Türk kimliğini kendilerine yakıştırmamalarına karşın, yeni Türkiye'ye bıraktıkları en yaşamsal kültür mirası Türk dili ve binlerce Türkçe yapıttır. [İsenbike Togan, Necdet Sakaoğlu]

NTV Tarih, Ocak 2013, "Türk Kimdir?", sf. 26-40